Ana Sayfa Hakkımızda Hizmetler Ödüller Ekip Yayınlar Kariyer İletişim TÜRKÇEENGLISH Devin Law & IP — İstanbul
← Tüm Yayınlar
KategoriMarka
Yayın Tarihi25 Ağustos 2026
Yazarlar
Uğurcan TekinOrtak
Alican TekinOrtak

Hak Sahipliği Zinciri: Noter Onaysız Tek Bir Devir, Sonrasını Neden Batıl Kılar

Sicil işlemleri idari iş muamelesi görür: dosyayı yardımcı personel hazırlar, ücreti masraf kalemi olarak yansıtılır ve dönüp bakılması için bir şeylerin ters gitmesi beklenir. Türk uygulaması bakımından bu yaklaşım yanlıştır. Nedeni de 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nun 148'inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan, Avrupa Birliği hukukunda karşılığı bulunmayan tek bir cümledir.

Her İşleme Yazılı Şekil, Yalnızca Devre Noter Onayı

148'inci maddenin dördüncü fıkrasına göre sınai mülkiyet hakkına ilişkin hukuki işlemler yazılı şekle tabidir; devir sözleşmeleri ise ancak noter onaylı yapıldığında geçerlidir. Hükmün çizdiği bu ayrım, uygulamada en sık gözden kaçırılan ayrımdır.

Lisans için yazılı şekil yeterlidir; rehin ve hakkın teminat olarak gösterilmesi için de öyle. Noter onayı yalnızca devirde aranır — üstelik üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilme şartı olarak değil, geçerlilik şartı olarak. İki tarafın da imzaladığı, ifa edilmiş, faturası kesilmiş, on yıl boyunca üzerine iş kurulmuş bir devir sözleşmesi bile noterden geçmemişse batıldır. Ortada sicile işlenecek bir işlem, ileri sürülecek bir hak, ileriye devredilecek bir şey kalmaz.

Hak sahipliği zinciri en zayıf halkası kadar sağlamdır — Türk hukukunda sakat halka sicile işlenmemiş sayılmakla kalmaz, batıldır.
“Zincirin ortasındaki sakatlık ortada kalmaz. O halkadan sonraki her devri, elinde devredecek hak bulunmayan biri yapmıştır.”

Meseleyi usul sorunu olmaktan çıkarıp yapısal hâle getiren de budur. Halka yalnızca ileri sürülemez durumdaysa, sonraki devirler çoğu zaman icazetle ya da mevcut taraflar arasında sözleşmenin yeniden yapılmasıyla ayakta tutulabilir. Halka batılsa iş değişir: bir sonraki halkada devreden sıfatıyla imza atan, hakkı hiç kazanmamıştır. Zincirin yalnızca son halkasını — hakkı bugünkü sicil sahibine getiren sözleşmeyi — inceleyen bir hukuki inceleme, dosyanın en az şey söyleyen belgesini incelemiş olur.

148'inci maddenin sekizinci fıkrası aynı kuralları başvurulara da teşmil eder. Tescilden önce yapılan devirler de zincirin parçasıdır ve aynı noter onayı şartına tabidir. Veri odasında en sık eksik çıkan halkalar da bunlardır; çünkü yapıldıkları tarihte ortada, arkalarına eklenecek bir tescil belgesi henüz yoktu.

Sicile Kayıt Kurucu Değil, Bildiricidir — İki İstisna Dışında

148'inci maddenin beşinci fıkrasına göre hukuki işlemler sicile kaydedilir; sicile kaydedilmeyen işlemlerden doğan haklar ise iyiniyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. Kayıt bu yüzden bildirici niteliktedir: usulüne uygun noter onayından geçmiş bir devir, hakkı taraflar arasında imza anında geçirir; kaydın yapılmamış olması bu sonucu ortadan kaldırmaz.

Hükmün lafzında iki nokta dikkat çeker. Birincisi, koruma yalnızca iyiniyetli üçüncü kişilere tanınmıştır: kaydedilmemiş devirden haberdar olan, sicile güvendiğini ileri süremez. İkincisi, 148'inci maddenin yedinci fıkrası garanti markası ile ortak marka bakımından kaydı kurucu kılar: böyle bir markanın devri ya da ortak marka üzerinde lisans verilmesi ancak sicile kayıtla geçerlilik kazanır. Bu iki kategoride genel kural tersine döner.

Avrupa Birliği uygulamasıyla karşılaştırma meseleyi netleştirir. (AB) 2017/1001 sayılı Tüzük'ün 20'nci maddesinin on birinci fıkrasına göre devir sicile işlenmedikçe halef, AB markasının tescilinden doğan hakları ileri süremez; 27'nci maddenin birinci fıkrası da 20, 22 ve 25'inci maddeler kapsamındaki hukuki işlemlerin üçüncü kişilere karşı ancak sicile kayıttan sonra hüküm doğuracağını söyler. AB kuralı kaydettirmeyen devralana karşı daha sert, geçerlilik konusunda ise daha esnektir: orada devir için yazılı şekil ve tarafların imzası yeterlidir, noter onayı hiç aranmaz.

İşletme Devrinde Birbirine Zıt İki Karine

148'inci maddenin ikinci fıkrasına göre bu işlemler işletmeden bağımsız olarak yapılabilir. AB Tüzüğü'nün 20'nci maddesinin ikinci fıkrası ise varsayılanı tam tersinden kurar: işletmenin bütünüyle devri, aksi kararlaştırılmadıkça veya koşullar açıkça aksini göstermedikçe AB markasının devrini de kapsar.

Sınır ötesi bir pay veya varlık devrinde bunun pratik sonucu şudur: aynı olaylar iki hukuk düzeninde farklı sonuç doğurur. Türk markası, noter onaylı bir sözleşmeyle ayrıca devredilmedikçe işletmeyle birlikte el değiştirmez; AB markası ise taraflar aksini yazmadıkça işletmeyle birlikte gider. AB şablonundan hazırlanan işlem belgelerinde ayrı Türk devir sözleşmesinin düzenli olarak unutulmasının sebebi de budur: şablon, devrin kendiliğinden gerçekleştiğini varsayar.

Kısmi Devirde Kanunun Artık İçermediği Güvenceler

148'inci maddenin altıncı fıkrasına göre marka, tescilli olduğu mal veya hizmetlerin tamamı ya da bir kısmı için devredilebilir. Eski rejimde 556 sayılı Kanun Hükmünde Kararname bu yetkinin çevresine iki güvence yerleştirmişti ve Kanun bunlara yer vermedi: devrin halkı malların coğrafi kaynağı, kalitesi ya da markanın kendisi konusunda yanıltacak nitelikte olması hâlinde, yeni sahip bir sınırlamayı kabul etmedikçe kaydın yapılmaması; ve aynı sahibin elindeki aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer markaların, aynı ya da karıştırılabilecek derecede benzer mallar bakımından birlikte devri zorunluluğu. Bunlardan ikincisini Anayasa Mahkemesi, daha Kanun çıkmadan, 2015 yılında zaten iptal etmişti.

Bu hükümlerin Kanun'da yer almadığını söylerken dikkatli olmak gerekir; çünkü Kurumun uygulamada ne yaptığı, kanun metninin ne aradığından ayrı bir sorudur. Metne bakarak söylenebilecek olan şudur: neredeyse aynı markaları örtüşen mallar için farklı ellerde bırakan bir kısmi devir, artık kayıt aşamasında açık bir yasal engelle karşılaşmaz. Bir işlemde portföyün bu şekilde bölünmesi öngörülüyorsa riski, sicilin süzeceğine güvenmek yerine sözleşmede karşılamak gerekir — birlikte var olma hükümleri ve kullanıma ilişkin taahhütlerle.

Lisans: Sözleşmenin Sustuğu Yerde Pahalıya Mal Olan İki Karine

24'üncü maddenin ikinci fıkrasına göre, aksi kararlaştırılmadıkça lisans inhisari değildir. İnhisari olmayan lisansta lisans veren markayı kendisi de kullanabilir, üçüncü kişilere yeni lisanslar da verebilir. İnhisari lisansta ise başkasına lisans veremez; hakkını açıkça saklı tutmadıysa markayı kendisi de kullanamaz. Üçüncü fıkraya göre, aksi kararlaştırılmadıkça lisans alan hakkını devredemez, alt lisans da veremez.

İki karine de sözleşmeyi gevşek yazan tarafın aleyhine işler. Tek lisans alan olacağı anlayışıyla masaya oturan ama sözleşmeye "inhisari" kelimesini yazdırmayan distribütörün elindeki lisans inhisari değildir. Bölgesel alt distribütörler atamayı planlayan ama alt lisansı düzenlemeyen lisans alan, o atamaları yapamaz.

24'üncü maddenin dördüncü fıkrası lisans verene, lisans kapsamında üretilecek malın veya sunulacak hizmetin kalitesini güvence altına alacak önlemleri alma yükümlülüğü getirir; lisans alan sözleşme şartlarına uymazsa marka sahibi, markadan doğan haklarını lisans alana karşı ileri sürebilir. Kalite denetimi bu yüzden yalnızca sözleşmesel bir tercih değil, lisans verenin kanundan doğan yükümlülüğüdür.

Davayı Kim Açabilir, Ne Kadar Beklemek Gerekir

158'inci maddenin birinci fıkrasına göre, sözleşmede aksi kararlaştırılmadıkça inhisari lisans sahibi, hak sahibinin Kanun uyarınca açabileceği davaları kendi adına açabilir. İkinci fıkra, inhisari olmayan lisans alan için bir basamak öngörür: dava hakkı sözleşmede açıkça kısıtlanmamışsa lisans alan önce hak sahibine bildirimde bulunarak gereken davanın açılmasını ister; hak sahibi talebi kabul etmez veya bildirim tarihinden itibaren üç ay içinde davayı açmazsa lisans alan, bildirimi de ekleyerek kendi adına ve kendi menfaatinin gerektirdiği ölçüde dava açabilir. Üçüncü fıkra ise ciddi bir zarar tehlikesi varsa bu sürenin dolması beklenmeden ihtiyati tedbir istenebilmesine imkân tanır.

AB Tüzüğü'nün 25'inci maddesinin üçüncü fıkrası kurguyu tersinden işletir: lisans alan tecavüz davasını ancak marka sahibinin rızasıyla açabilir; yalnızca inhisari lisans alan, ihtar çekip makul bir süre bekledikten sonra tek başına harekete geçebilir — ortada belirli bir gün sayısı da yoktur. Her iki bölgeyi kapsayan bir lisans sözleşmesinde dava açma yetkisini açıkça düzenlemek, taraflardan birinin varsayılan kuralına bel bağlamaktan her zaman daha güvenlidir.

Rehin ve Sık Tekrarlanan Bir Yanlış

148'inci maddenin birinci fıkrası, sınai mülkiyet hakkının rehnedilebileceğini, teminat olarak gösterilebileceğini, haczedilebileceğini ve başka hukuki işlemlere konu olabileceğini teyit eder. Aynı fıkrada gözden kaçırılması kolay bir istisna da vardır: coğrafi işaret ve geleneksel ürün adı üzerindeki haklar lisansa, devre, intikale ve hacze konu olamaz, teminat olarak da gösterilemez.

Rehin, dördüncü fıkra gereği yazılı şekle tabidir; yalnızca devir için aranan noter onayı şartı rehin bakımından geçerli değildir. Bunu açıkça yazmakta yarar var, çünkü aksini söyleyen metinler dolaşımda. Ayrıca 6750 sayılı Ticari İşlemlerde Taşınır Rehni Kanunu, fikri ve sınai mülkiyete konu hakları rehnedilebilir varlıklar arasında açıkça sayar ve Rehinli Taşınır Sicili'ni kurar; başka mevzuat uyarınca ayrı bir sicile tescili gereken rehinlere ilişkin hükümler ise saklıdır. İki sicil yan yana yaşar; ancak 148'inci maddenin beşinci fıkrası anlamında iyiniyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilirlik söz konusu olduğunda belirleyici olan, TÜRKPATENT sicilidir.

Sicil Kaydı ve Kullanmama Süresi

9'uncu maddenin birinci fıkrası beş yıllık süreyi hak sahibinin kimliğine değil, tescil tarihine bağlar. Hükmün lafzı esas alındığında devir bu süreyi yeniden başlatmaz; devralan, markayı sırtındaki kullanmama geçmişiyle birlikte alır. Bu sonuç yerleşik içtihattan değil metinden çıkarıldığı için, kesinleşmiş bir cevap gibi değil, ihtiyatlı bir varsayım olarak ele alınmalıdır.

Bu varsayımın pratikteki ağırlığını değiştiren gelişme, iptal yetkisinin 10 Ocak 2024'te TÜRKPATENT'e geçmesi ve 15 Mart 2025'te yürürlüğe giren usul oldu. Kullanmama nedeniyle iptal artık mahkemede açılan bir dava değil, Kurum nezdinde yapılan idari bir başvuru. Geniş kapsamla tescil edilmiş ama dar kullanılmış bir portföyü devralan, üç yıl öncesine kıyasla çok daha hızlı ve zahmetsiz bir iptal talebiyle karşılaşabilir. Bu yüzden devredenin kullanım delilleri — faturalar, kataloglar, reklamlar — devir sözleşmesinin yanında işlem dosyasına girmelidir.

Güncel Tutulmayan Sicilin Sessiz Maliyeti

Uygulamada iki eksik sürekli tekrarlanır ve ikisi de bir uyuşmazlıktan doğmaz. İlki şirket yeniden yapılandırmalarıdır: birleşme veya bölünmede hak külli halefiyet yoluyla geçer; ne var ki değişiklik sicile işlenene kadar 148'inci maddenin beşinci fıkrası uyarınca iyiniyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. TÜRKPATENT bu işlemi kendi ücret kalemi olan ayrı bir kayıt olarak düzenlemiştir — markada 02.01.07, patentte 01.01.12, tasarımda 04.01.14 — ki bu bile Kurumun söz konusu kaydın yapılmasını beklediğini gösterir.

İkincisi unvan değişikliğidir. Sicildeki hak sahibi unvanı ticaret sicilindekiyle örtüşmeyince sonraki devirlerin imzalanması güçleşir, husumet tartışmaya açık hâle gelir. Üstelik güncel sahibi göstermeyen bir kayıt, Kurum bildirimlerinin — yenileme bildirimleri dâhil — dosyayı artık elinde tutmayan bir tarafa gitmesi demektir. Güncellenmeyen sicilin bedeli çoğu zaman kaybedilen bir dava değil, kimseye ulaşmadığı için kaçırılan bir yenileme süresidir.

Kaynaklar

  • 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu, m. 9, 24, 26, 148 ve 158
  • (AB) 2017/1001 sayılı Avrupa Birliği Markası Tüzüğü, m. 20, 22, 23, 24, 25, 26 ve 27
  • 6750 sayılı Ticari İşlemlerde Taşınır Rehni Kanunu, m. 5 ve 8
  • TÜRKPATENT — marka, patent ve tasarım işlem ücretleri, 2026 tarifesi
  • Sınai Mülkiyet Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yönetmelik, RG 15 Mart 2025, S. 32842